Andromeda saniyede 110 kilometre hızla üzerimize geliyor. 4.5...

Ama olan başka bir şey var. Kütle çekimi görünmez bir el gibi her iki galaksinin de içine uzanıyor, yıldızların yörüngelerini çekiyor, büküyor, koparıyor. Gezegenler yıldızlarından fırlıyor, sistemler birbirine karışıyor, iki galaksinin merkezindeki süper kütleli kara delikler milyarlarca yıl sürecek bir ikili sisteme kilitleniyor. Sonuç bir enkaz değil yeni bir düzensizlik: trilyonlarca yörüngesiz yıldız uzay boşluğuna savrulmuş halde.
Şimdi kafandaki soru şu olmalı: madem hiçbir şey birbirine çarpmıyor, neden buna çarpışma diyoruz? Çünkü algımız çarpışmayı temas olarak kodluyor. Ama evren ölçeğinde temas imkânsız. Gerçek yıkım temasta değil bağların kopmasında.
İnsan da aynı yanılgıyla yaşıyor. Hayatında bir kıyamet arıyorsan onu somut bir darbede, felakette, bir kayıpta arıyorsun. Ama seni yıkan şey gürültüyle gelmiyor. İçindeki çekim dengelerinin usulca çözülmesiyle geliyor: rutinsizleşen bir sabah, anlamını yitiren bir ilişki, fark edemediğin bir kayıp. Bir gün dışarıdan bakan sana hâlâ ayaktasın diyor ama senin içinde tüm yörüngeler çoktan dağılmış oluyor.
Andromeda geliyor, kimse hissetmeyecek çünkü temas yok. En korkunç kıyametler böyledir: sessizce gelir ve sen fark ettiğinde çoktan içindesindir.