@eksikarguman: AB projesinin normatif ufkunu ...
@eksikarguman
13 views
Mar 15, 2026
1
AB projesinin normatif ufkunu kuran kamusal alan teorisinin sahibi Habermas’ın düşüncesi siyasetle ilgili önemli bir dönüşüm yarattı: çatışma demek olan siyaseti müzakereye çevirdi. Böylece müzakere, Avrupa’nın emperyalist düzenini görünmez kılan normatif bir çerçeveye dönüştü. +
2
Habermas’ın “kamusal alan” kavramsallaştırması ilk bakışta siyasal olanı merkezinden yakalar. Toplumun çatışmalı çıkarlarının kamusal görünürlük kazandığı alanı tarif eder. Fakat tam da bu noktada siyasal çatışmayı arındıran bir çerçeve kurar. +
3
Çatışma müzakereye, iktidar ilişkileri normatif uzlaşmaya tercüme edilir; örneğin işçi sınıfının ücret, mülkiyet ya da savaş politikalarıyla ilgili talepleri siyasal güç mücadelesi olarak değil, kamusal tartışma içinde çözülebilecek “uzlaşma meseleleri” olarak ele alınır. +
4
Böylece siyasal olanın maddi zemini değil, onun ahlaki biçimi konuşulur.
Bu yaklaşım liberal demokrasiyi yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, faşizme karşı tarihsel bir güvence olarak yorumlayan güçlü bir düşünsel zemin yarattı. +
Bu yaklaşım liberal demokrasiyi yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, faşizme karşı tarihsel bir güvence olarak yorumlayan güçlü bir düşünsel zemin yarattı. +
5
Soğuk Savaş boyunca liberal demokrasi anti-faşist bir siyasal düzen olarak sunuldu. Böylece anti-faşizm giderek kapitalist devlet biçimini koruma siyasetinin ahlaki diline dönüştü. Ortaya çıkan şey artık tarihsel anlamda anti-faşizm değil, devletçi bir anti-faşizmdir. +
6
Faşizm bir sınıf egemenliği biçimi olarak değil, liberal düzeni tehdit eden bir sapma olarak tarif edilir. Böylece faşizme karşı siyaset düzeni değiştirmeye değil, düzeni korumaya yönelir. Bugün Avrupa’da “antifaşizm” adı altında ortaya çıkan siyasal refleksin önemli bir bölümü +
7
tam olarak bu noktaya yerleşmiştir. Liberal demokrasi korunması gereken tek siyasal zemin olarak sunulduğunda, emperyalist devlet de fiilen savunulmuş olur. Antifaşizm böylece faşizme karşı bir mücadele olmaktan çok devlet düzenine sadakat çağrısına dönüşür. +
8
Antifaşist söylem çoğu zaman devletin sınıfsal reflekslerini görünmez kılan bir ahlaki örtü işlevi görmektedir. Devlet sınıflardan bağımsız bir düzen gibi tasvir edilir, faşizm ise bu hayali düzeni tehdit eden bir istisna olarak anlatılır. +
9
Böyle bir anlatı gerçek siyasal antagonizmaları ortadan kaldırır. Toplumsal çatışmaların yerini ahlaki panikler alır. “Demokrasiyi savunmak” ya da “Yahudileri korumak” gibi sloganlar bu yüzden giderek politik değil ahlaki reflekslere dönüşür. +
10
Bugün Avrupa siyasetinde bunun nasıl işlediği açıkça görülmektedir. Gazze’de soykırım yaşanırken aynı liberal kamu aklı emperyal devletlerin arkasında hizalanmayı “demokrasiyi savunmak” diye meşrulaştırabilmiştir. Ukrayna ve Filistin gündemlerinde ortaya çıkan siyasal refleks +
11
çoğu zaman açık bir devlet hizalanmasıdır. Bu çıplak devlet refleksi, antifaşizm söylemi içinde normalleştirilir. Oysa faşizm emperyal merkezlerin dışında kalan bir istisna değildir; kriz anlarında başvurulan yapısal bir siyasal imkândır. Buna rağmen Habermasçı liberalizm +
12
faşizmi yalnızca olağanüstü bir kopuş anı gibi anlatır; sanki emperyal merkezlerin kendi düzeni içinde ortaya çıkabilecek bir ihtimal değilmiş gibi. Avrupa’da “Antifa” olarak bilinen bazı hareketler bu çelişkinin en görünür örneklerinden biridir. +
13
Sokakta radikal bir estetik üretirler; çatışma görüntüsü, militan dil ve anti-faşist semboller bu estetiğin parçasıdır. Fakat siyasal ufukları çoğu zaman liberal demokrasinin sınırlarını aşmaz. Faşizm devlet biçimiyle, mülkiyet düzeniyle ve emperyal siyasetle ilişkisi içinde +
14
ele alınmaz; en fazla liberal demokrasiyi tehdit eden bir aşırılık olarak tarif edilir. Böylece sokakta radikal görünen bu siyaset, stratejik düzeyde mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretir. Radikal bir görüntü altında liberal bir siyasal ufuk taşır. +
15
Sonuçta ortaya tuhaf bir durum çıkar: faşizme karşı militan bir retorik, fakat liberal devlet düzenini koruyan bir siyasal çerçeve. Avrupa’daki birçok antifa hareketi bu nedenle radikal bir siyasal kopuş üretmekten çok liberal demokrasinin militan savunusuna dönüşmektedir. +
16
Avrupa’nın antifa radikalizmi çoğu zaman devrimci bir siyaset değil, liberal düzenin militan özsavunusudur.
Türkiye’deki sol liberalizm de bu ufku devraldı; kendi ılımlı ve radikal örneklerini üretti ya da tarihsel referanslara tutundu. +
Türkiye’deki sol liberalizm de bu ufku devraldı; kendi ılımlı ve radikal örneklerini üretti ya da tarihsel referanslara tutundu. +
17
Avrupa’yı insanlığın siyasal ufku ilan ederken, bizim gibi ülkelerin o düzen içindeki bağımlılık konumunu tartışmadı. Avrupa ile bizim gibi ülkeler arasındaki maddi fark çoğu zaman döviz bürosunda euro bozdururken görülen farkın ötesinde düşünülmedi. +
18
Batı dünyası işçi sınıfının tarihsel devrim ve sosyalizm mücadelesi bu dar ufka sıkıştırıldı. Hatta Batı işçi sınıfını toptan mahkûm eden “işçi aristokrasisi” tezi mutlaklaştırıldı. Böylece sınıf içindeki bir eğilimi açıklamak için ortaya atılmış bir kavram, işçi sınıfının +
19
bütününü tarihsel özne olmaktan çıkaran bir dogmaya dönüştü. Böylece tuhaf bir tablo ortaya çıktı: periferide ulusal bağımlılığı Batı düşmanlığıyla açıklayan milliyetçilik ile Avrupa demokrasisini insanlığın ufku ilan eden sol liberalizm aynı meşruiyet zemininde buluştu. +
20
Bu yüzden Türkiye’de Avrupa’ya bakarak siyaset kuran sol liberalizm, Avrupa’nın kendisinin emperyal bir güç olduğunu konuşmadı. Sonuçta ortaya emperyal merkezin normlarını savunan ama bunu solculuk diye adlandıran, hem sol hem de liberal olabilen bir oksimoron siyaset çıktı. +
21
Bugün sorulması gereken soru açıktır: Avrupa’da kendisini sol olarak tanımlayan siyaset neden her büyük kriz anında emperyal devletlerin arkasında hizalanmaktadır? Cevap yalnızca güncel politik tercihlerde değil, o siyasetin teorik ufkunda bulunur. Liberal demokrasi faşizme +
22
karşı korunması gereken tek siyasal düzen olarak tanımlandığında, sol siyaset fiilen mevcut devlet biçiminin savunusuna sürüklenir. Biz bu sakin, uzlaştırıcı ve sonunda her zaman güçlü olanı haklı çıkaran müzakere dilini reddediyoruz. Çünkü siyaset uzlaşma aramakla değil, güç +
23
ilişkilerini görünür kılmakla başlar. Ve bu yüzden Habermas’ın kamusal alanı herkesin konuşabildiği bir alan değildir; düzenin tartışılamadığı bir alandır.
Adalet mülkiyet düzeniyle çatışır. Emperyalizmle çatışmayan hiçbir inanç adalet değildir.
Adalet mülkiyet düzeniyle çatışır. Emperyalizmle çatışmayan hiçbir inanç adalet değildir.